Evde Fizik Tedavi

EVDE FİZİK TEDAVİ

 

Bu site, fizyoterapiste ihtiyacı olan hasta, hasta yakını, doktor veya kurumların, üniversitelerin fizik tedavi ve rehabilitasyon bölümlerinden mezun olmuş fizyoterapistlere ulaşmalarını sağlamak amacıyla kurulmuştur.

 

Bu sayede hastalar akademik eğitim almış, tecrübeli ve güvenilir kişiler tarafından tedavi edilecek, tedavi verimi artırılacak, oluşabilecek hata ve komplikasyonlar en aza indirilecektir.Hasta, hasta yakını, doktor veya kurum, hastanın tedavi olacağı yer, fizyoterapistin uzmanlık alanı ve seans ücreti gibi filtreleme seçeneklerini kullanarak kendilerine en uygun fizyoterapiste kolaylıkla ulaşabilecek, gerek telefon, gerekse mail yoluyla iletişim kurabileceklerdir.

 

Neden evde fizik tedavi ?

 

Hepimizin bildiği gibi hastalıklar ne kadar erken saptanır ve tedavi edilirse, elde edilen sonuç da o kadar başarılı ve hızlı olur. Geç kalınmış durumlarda, fizik tedavi verimi de düşer, hareketsizliğe bağlı bazı komplikasyonlar da gelişir. Yani ana probleme ilave başka problemler oluşur. Bunlardan bazıları şunlardır; Felçli bir hastayı ele alalım. Yataklı hastanelerde yer bulamamış ve ulaşım problemlerinden ayaktan fizik tedavi merkezlerine gidememiş bir hastanın, zamana bağlı kaslarında zayıflamalar, eklemlerinde kısıtlılıklar başta olmak üzere, yatak yaraları ve kardiyovaskuler problemler gibi birçok ilave olumsuzluklar ortaya çıkacaktır.

Bu durum zaten tedavisi zor bir hastalık olan felç hastalığını bir kat daha zorlaştıracaktır. Protez ameliyatı veya kırık sonrası ameliyat olan bir hastada da, fizik tedavi görülmeden geçirilen zaman malesef yine hastanın aleyhine işleyecektir. Bu hastalarda özellikle kontraktür denilen ileri derece kireçlenmeye bağlı, eklem hareketlerinde ciddi kayıplar oluşacak, ameliyat ne kadar başarılı yapılsa da hasta günlük yaşantısında çok büyük zorluklar yaşayacaktır.

 

Evde fizik tedavinin avantajları

 

Hasta fizik tedaviye başlamak için günlerce, aylarca sıra beklemek zorunda kalmaz ve böylece zamana bağlı oluşabilecek ilave problemler, oluşmadan önlenir.

 

-Fizik tedavi için kliniğe ya da hastaneye gitmek gibi bir problemleri olmaz.

-Hasta evinde, rahat ettiği, kendini güvende hissettiği yerde fizik tedavi görmüş olur.

-Fizyoterapist hastasıyla birebir ilgileneceğinden, fizik tedavi verimi en yüksek seviyede olur.

 

Evde fizik tedavinin dezavantajları

 

-Sosyal güvenlik kurumu evde fizik tedaviyi karşılamadığından, fizik tedavi masraflarını hasta kendi imkanlarıyla karşılar.

 

Evde fizik tedavi hizmetinin bedeli, henüz herhangi bir sağlık güvencesi tarafından karşılanmadığı için, bu bedel hastanın kendi imkanlarıyla karşılanmakta ve hastalara büyük külfetler getirmektedir. Fakat inme (felç) gibi tedavisi uzun süreç gerektiren hastalıklarda hastanede kalış süresi ve fizik tedavinin bedeli göz önüne alındığında evde fizik tedavi daha avantajlı hale gelebilmektedir.

 

ÖNEMLİ UYARI !...

 

Evde fizik tedavi hizmeti alacak hastaların dikkat etmesi gereken en önemli şeylerden biri, bu hizmeti alacakları kişinin bir üniversitenin fizik tedavi ve rehabilitasyon bölümünde, minimum 4 yıl fizik tedavi eğitimi alarak mezun olup fizyoterapist ünvanı almış olmalarıdır. Bu sayede hastalar akademik eğitim almış, tecrübeli ve güvenilir kişiler tarafından tedavi edilecek, fizik tedavinin verimi artırılıp oluşabilecek hata ve komplikasyonlar en aza indirilecektir.

 

Fizik Tedavi Nedir?

 

Hastann tedavisinin fizik tedavi ajanları kullanılarak yapıldığı modern tıp dalına fizik tedavi veya fizyoterapi denir. Bu fizik tedavi ajanları içinde sıcak, soğuk, ışık, ses, elektrik akımları ve egzersizler yer alır.

 

Bazı fizik tedavi uygulamaları ;

 

TENS, hot pack, cold pack, vakum, ultrasound, infraruj, enterfaransiyel akım, galvanic akım.

 

Bazı egzersiz uygulamaları ;

 

Denge – koordinasyon egzersizleri

Germe egzersizleri

Güçlendirme egzersizleri

 

Fizik Tedavi Nasıl Yapılır?

 

Bir hastane veya fizik tedavi merkezinde tedavi olmanın 2 yol vardır. Birincisi yatarak tedavi, ikincisi ayaktan tedavidir. Yürümede veya hastaneye ulaşmada sıkıntı yaşamıyorsanız size tavsiye edilen fizik tedavi şekli ayaktan tedavi olacaktır. Böylece hasta hem günlük yaşantısına kısmen de olsa devam etmiş olur, hemde hasta psikolojisi açısından kendini daha iyi hisseder.

Yürümede veya hastaneye ulaşmada sıkıntı yaşıyorsanız ya yatılı bir hastanede yatarak fizik tedavi olmalı ya da evinizde fizik tedavi olmalısınız.

Size uygulanacak fizik tedavi programı hastalığınıza ve muayene bulgularınıza göre şekillenecektir. Bazı hastalarda daha çok cihaz tedavisi ön plana çıkarken, bazı hastalarda egzersizler daha ön plandadır.

 

Evde Fizik Tedavi Nasıl Yapılır?

 

Evde yapılan fizik tedavinin, bir hastane veya fizik tedavi merkezinde yapılan fizik tedaviye göre bazı farklılıkları vardır. Bunların bazıları avantaj bazıları da dezavantaj olarak değerlendirilebilir. Eğer hastanın fizik tedavi programı cihaz ağırlıklı ve yürümekte sıkıntı yaşamıyorsa, hastane veya fizik tedavi merkezi bu tür hastalar için daha uygundur. Hasta yürümekte zorlanıyor veya hastaneye ulaşmakta zorluk yaşıyorsa, bu hasta ya yataklı bir hastanede yatarak fizik tedavi görmeli ya da evde tedavi görmelidir.

 

Fizyoterapist Kimdir?

 

Üniversitelerin 4 yıllık fizik tedavi ve rehabilitasyon bölümlerinden mezun, fizik tedavi alanında, hastanın değerlendirilmesi,gerek sıcak, soğuk, elektrik akımı gibi, gerekse egzersiz gibi ilgili branşın tüm gerekliliklerini yerine getirebilen, lisans mezunu sağlık personeline fizyoterapist denir.

 

İnme Hastalığı (Hemipleji) ve Fizik Tedavisi

 

Hemipleji yani inme hastalığı, damar tıkanıklığı, yüksek tansiyon veya pıhtı atma gibi sebeplerden dolayı beynin bir bölümünde oluşan hasar sonucu vücudun sağ veya sol tarafında oluşan hareket kaybıdır. Bu hastalıkta ana problem ortadan kaldırılıp durum stabil hale geldikten sonra en önemli şey iyi bir fizik tedavi sürecidir. Profesyonel kişiler yani fizyoterapistler tarafından uygulanan fizik tedavi, özellikle nörolojik iyileşmenin en yüksek seviyede olduğu ilk yılda , gerek oluşabilecek kireçlenmeleri ve kas zayıflamalarını engelleyecek, gerekse nörolojik iyileşmeyi fazlasıyla olumlu yönde etkileyecektir. Fizik tedavisi birebir egzersiz ağırlıklı olan inme hastalığının tedavisi gerek görüldüğünde elektrik akimlariyla desteklenebilir. Ama her zaman hastayla yapılan aktif veya aktif yardımlı egzersizler inme hastalığının fizik tedavisinin temelini oluşturur. Bu yüzden hastanın fizyoterapisti anlayabilmesi algılayabilmesi ve iyi iletişim halinde olması çok önemlidir. Çalıştığı kişinin fizyoterapist olduğunu bilen bir hasta fizik tedaviye daha fazla katkı sağlar. Evden birinin bu egzersizleri yaptırması yanlış yapılma sonucu hastaya zarar verebileceğinden önerilmez. Egzersizler doğru yapılsa bile hasta karşısındakinin profesyonel bir sağlık personeli yani fizyoterapist olmadığını bildiğinden tedavi verimi düşer. Unutmayın ki "mum dibini aydınlatmaz"

 

İnme Hastalığı Klinik Tecrübeler

 

Aşağıda fizik tedavide en sık karşılaştığımız hastalıklardan inme hastalığıyla ilgili klinik tecrübelerimizi aktaracağız.

 

-En başta söylememiz gereken şey sabırlı ve gayretli olmanız gerektiğidir. Bu sabrı ve gayreti gösteren hastalar, sonunda muhakkak emeklerinin karşılıklarını alacaklardır.

-Hastanın fizik tedaviye katılımı çok önemlidir. Fizik tedavinin baş rol oyuncusu her zaman hastadır. Fizyoterapist hastaya doğru yolu gösterir, o yoldan gidip gitmemek hastanın elindedir.

-Fizik tedavide cesur olmak iyidir ama tedbiri de elden bırakmamak gerekir. Mesela yürümek için istekli olmak cesaretli olmak doğrudur ancak ilk zamanlarda tek başına uygulanmamalıdır.

-Fizik tedavide çıtayı yüksek tutmak doğrudur ancak hedefe ilerlerken ne kadar yol katettiğinizi unutmamalı, moral ve motivasyonunuzu en üst seviyede tutmalısınız.

 

Eklem Protezleri ve Fizik Tedavisi

 

Eklem protezleri, romatizmal hastalıklar, kireçlenme yani artroz, kıkırdak dejenerasyonu sonucu veya parçalı kırık gibi diğer yöntemlerle iyileşme sağlanamayacağı durumlarda herhangi bir eklemde oluşacak hareket ve fonksiyon kaybını gidermek için cerrahi müdahaleyle o eklemin yapay bir eklemle değiştirilmesidir.

Bu müdahalenin en önemli avantajı, diz, kalça gibi eklemlere uygulandığında hastanın ameliyatın hemen ertesi günü bir fizyoterapist eşliğinde fizik tedavisine başlanabilmesi ve ayağa kaldırılabilmesidir. Dezavantajı ise uygulanan protezin 15-20 yıl gibi bir ömrünün olması, bu süre dolduktan sonra ameliyatın tekrar yapılmak zorunda kalınmasıdır. Hastalar düzenli bir şekilde fizik tedaviye devam etmeleri halinde 15-20 seans sonra günlük yaşantılarına geri döner 30-40 seans sonrada neredeyse ameliyat olduklarını unutacak kadar iyi olurlar. Yapılan ameliyat ortopedik ameliyatlar arasında yadsınamayacak kadar ciddi bir ameliyattır. Dolayısıyla fizik tedavisi de malesef çok kolay değildir. Hareket kısıtlılıklarına yönelik germe egzersizleri ve bölgedeki kasların gücünü artırmaya yönelik güçlendirme egzersizleri fizik tedavinin temelini oluşturur. Buna ek olarak buz, ultrason ve bir takım elektrik akımları ile fizik tedavi programı şekillendirilir.

 

Protez Hastaları Klinik Tecrübeler

 

-Germe egzersizleri esnasında hasta biraz acı duyar. Acıyor diye bu egzersizi yapmak ya da yaptırmak istemeyen hastaların ameliyatları her ne kadar başarılı geçse de fizik tedavileri eksik yapıldığında sonuç çok tatmin edici olmayacaktır

-Güçlendirme egzersizleri yorucudur ancak proteze binen yükü azaltmak için kaslarınızı güçlendirmeniz şarttır. Unutmayın ki lokma bile çiğnenmeden yutulmaz.

-Gerek fizik tedavi egzersizleri esnasında gerekse ayağa kalktığınızda tedirginlik, korku duymanız normaldir. Ancak bu tedirginlik ve korkularınız sizi fizik tedavi uygulamalarından veya ayağa kalkmaktan alıkoymamalıdır. Sadece temkinli davranmaya yöneltmelidir.

-Fizik tedaviyi ertelemek iyileşme sürenizi uzatmaya, fizik tedaviyi zorlaştırmaya ve tedavi veriminizi düşürmeye sebep olacağından, en erken süreçte, mümkünse hastaneden taburcu olur olmaz fizik tedaviye başlanmalıdır.

 

Diz Protez Ameliyatından Sonra Yapılması Gerekenler

 

1- Ameliyatın ertesi gününden itibaren hiç vakit kaybetmeden fizik tedavi , egzersiz ve yürüyüşlere başlanmalı

2- Özellikle fizik tedavi ve egzersiz sonraları olmak üzere günde en az 3 kez 15 er dk buz uygulanmalı

3- İstirahat esnasında ayak rahat etsin diye kesinlikle dizin altına yastık vb. şeyler konmamalı diz mümkün olduğunca düz tutulmalı

4- Diz protez ameliyatlarından sonra beklenen dizin bükülme açısı yaklaşık 110 derecedir. Daha fazla açıda dizin kullanılması protezin ömrünü kısaltacaktır. Bu sebepten namaz kılarken sandalye kullanılmalı, çok alçak yerlere oturulmamalı ve yere çömelinmemelidir.

5- Egzersizlerin şiddetini, ağri düzeyini ayarlamak, fizik tedavi uygulamak bu işin eğitimini almayan insanlar tarafindan yapılamayabilir. Bu gibi durumlarda bir fizyoterapistten yardım alınmalıdır.

6- Hasta kademeli bir şekilde yardımcı cihazlardan (yürüteç, koltuk değneği vb.) uzaklaştırılmalı, bağımsızlığı artırılmalıdır.

 

Kırık Sonrası Platin Operasyonu ve Fizik Tedavisi

 

Ekleme yakın kırıklarda bir çok zaman alçı-atel gibi yönlemlerle kaynama sağlanamaz. Bu yüzden o bölgeye cerrahi müdahaleyle ya deri dışından (external) ya da deri içinden (internal) fiksatörler, sabitleyiciler konur. Her iki durumda da fiksatörler ortalama 4-6 hafta kadar yani kırık kaynayana kadar zorlanmamalıdır. Bu zorlanma hastanın bu süre zarfında hiç bir şey yapmaması anlamına gelmemektedir. Hastalar ortopedistlerinin yönlendirmeleri doğrultusunda en erken dönemde fizik tedaviye başlamalıdırlar. Fizik tedavide kontrollü yapılan eklem hareket açıklığını korumaya ve güç kaybını önlemeye yönelik egzersizler, sıcak-soğuk uygulamalar ve elektrik akımları uygulanır. Eğer kırık kalça eklemi gibi vücudun ağırlığını taşıyan bir eklemdeyse, 6 haftadan önce hasta ayağa kaldırılmaz. Vaktinden önce hasta ayağa kaldırılırsa kırık deplase olabilir yani kayabilir ve yeniden cerrahi müdahale gerekebilir.

 

Kırık Sonrası Klinik Tecrübeler

 

-Ortopedistinizin belirttiği tarihte vakit kaybetmeden fizik tedaviye başlayın. Erken dönem yapılan fizik tedavi zararlı olabileceği gibi geç başlanan fizik tedavi de iyileşmenizi geciktirir ve zorlaştırır.

-Fizik tedavide hem cesur hem de temkinli olun. Haddinden fazla cesur olursanız kendinize zarar verirsiniz. Fazla temkinli olursanız da iyileşme anlamında ilerleme sağlayamazsınız.

-Fizik tedavi esnasında acı duymanız hoş birşey değil ama bu malesef gerekli. Çünkü hareket kısıtlılığınız ancak bu şekilde açılacaktır.

-Fizik tedavi mutlaka bir profesyonel sağlık elemanı olan fizyoterapist tarafından yapılmalıdır. Eğitimsiz biri tarafından yapılan fizik tedavi size faydadan çok zarar verecektir. Fizyoterapistiniz size kendi başınıza yapacağınız egzersizler hakkında eğitim verecektir.

 

Protez Ve Platin Ameliyatı Arasındaki Farklar

 

Protez mi platin mi? Genelde ekleme yakın parçalı kırık durumlarında kırığı ameliyatsız fikse etmek zordur. Hastaların bir çoğu cerrahi müdahaleye maruz kalır. Bu müdahale genellikle 2 şekilde olur. Protez veya platin. Peki bu cerrahi müdale ne şekilde yapılmalıdır? Buna karar vermek için belli başlı kriterler vardır.Bunlardan başlıcaları şunlardır;

- Hastanın yaşı

- Kırığın yeri ve şekli

- Hastanın diğer metabolik hastalıkları

- Hastanın fizik tedaviye ve yürüyüşlere başlama süresi

Mesela hasta anestezi altında çok uzun süre dayanamayacak yaşta veya başka hastalıklara sahipse hastaya proteze göre 3 kat daha kısa süren platin ameliyatı yapılır. Ancak kırık platinle fikse edilemeyecek kadar ekleme yakınsa o zaman protez ameliyatı kaçınılmazdır. Hastanın yaşı genç ise protezler yaklaşık 20 yıl kadar bir ömre sahip olduklarından hastaya platin uygulaması yapılır. İki ameliyatın arasındaki farklar başlıca şunlardır

- Protezin 20 yıl kadar ömrü vardır. Platin ömür boyu vücutta kalabilir

- Platinin ameliyatı yaklaşık 1-2 saattir Protez ameliyatları 3 ila 5 saat sürerler

- Protez ameliyatından sonra hasta hemen ayağa kaldırılır. Platin ameliyatından sonra yaklaşık 6 hafta ayağa yük verilmez

Ne olursa olsun şu asla unutulmamalıdır. Hastanın farklı problemlerle karşılaşıp, kırık iyileşmesine rağmen hareketlerinde ve günlük yaşantısında kalıcı problemler yaşamak istemiyorsanız, ameliyattan sonra en geç 1 hafta içinde eğitimli biri tarafından fizik tedaviye başlanmalıdır

 

Skolyoz Hastalığı Ve Fizik Tedavisi

 

Omurganın sağa ya da sola doğru eğilmesi ve omurların kendi etrafında dönmesi olarak tanımlanan skolyoz hastalığı dikkate alınması gereken ortopedik bir hastalıktır. Skolyozun tedavisinde dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, skolyozun yönü ve açısıdır.Skolyozun açısı tedavi şeklini , yönü ise egzersizlerin şeklini belirler. 0 ila 20 derece arası açılardaki skolyoz da egzersiz tedavisi, 20 ila 40 derece arasındakiler egzersiz ve korseleme, 40 derece ve üzerindeki hastalarda da prognoz da kötüyse yani yapılan egzersiz ve korselemeye bağlı açı artış gösteriyorsa cerrahi müdahale önerilir.

Skolyozda korseleme hasta açısından, günlük yaşantıyı çok fazla olumsuz etkilediğinden, son dönemde korseleme yerine bantlama tekniği daha ön plana çıkmıştır. Yine son dönemlerde yapılan cerrahi müdahaleler, eskiden çok korkulan skolyoz ameliyatlarını çok daha basite indirgemiştir.Skolyozun fizik tedavisinde ağrı ve kas spazmını azaltacak fizik tedavi modalitelerinin yanında egzersizler de çok önemli bir yer tutar.Yapılması gereken egzersizler hasta tarafından çok iyi benimsenmeli ve günlük yaşam aktivitesi haline getirilmelidir. Hatta mümkünse yüzme gibi bir sporla desteklenmelidir.

Skolyoz önlem alınmadığı taktirde, yaşam kalitesini olumsuz etkileyen görsel problemler ve ağrıların yanında, hareket kısıtlılıkları ve solunum yetmezliklerine kadar gidebilen komplikasyonlara sebep olabilir.

 

Donuk Omuz Ve Fizik Tedavisi

 

Donuk omuz, omuz ekleminde ağrı ve ileri derece eklem hareket kısıtlılığı ile karakterize ortopedik bir hastalıktır. Kabaca 3 evreye ayrılır.

1- Ağrı dönemi (ağrı var, hareket kısıtlılığı yok)

2-Donma dönemi (ağrı var, hareket kısıtlılığı var)

3-Çözünme dönemi (ağrı azalır, hareket kısıtlılığı azalır)

Donuk omuz herhangi bir travmaya bağlı oluşabileceği gibi, şeker hastalığına bağlı da ortaya çıkabilir.Donuk omuzun fizik tedavisinde; sıcak,soğuk uygulamalar, elektroterapi uygulamaları en önemlisi germe egzersizleri gibi tedaviler uygulanır.Bazı durumlarda omuz eklemi içine enjeksiyon uygulamaları ya da anestezi altında manuplasyon uygulamarı yapılabilir.

 

Parkinson Hastalığı ve Fizik Tedavisi

 

Parkinson ya da bir diğer adıyla titrek felç, vücut hareketlerini kontrol eden beyin bölgeleri arasında mesajlar ileten bir kimyasal olan dopamin maddesini üreten hücrelerin kaybıyla ortaya çıkan nörolojik bir hastalıktır. Bu maddenin eksikliğinde vücut hareketlerindeki koordinasyon sağlanamaz yani hasta kaslarına hakim olamaz. Buna bağlı hastalık yürümede güçlükler, küçük adımlar atma, denge kayıpları görülür. Hastalık ilerledikçe hasta artık günlük yaşantısını bağımsız yapamayacak hale gelir. Parkinsonun tam olarak sebebi bilinmemekle beraber, kafaya alınan travmalar dopamin üreten hücrelere zarar verebileceğinden, boksörlük gibi meslekler ya da kafa travmaları hastalığın sebepleri olarak gösterilebilir. Parkinsonun tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar vardır. Buna ilave olarak fizik tedavi hastalığın ilerlemesini durdurmakta ve belli oranda iyileşmeye yardımcı olmaktadır. Çok ilerlemiş vakalarda beyne yerleştirilen bir pil yardımıyla dopamin salgılanması sağlanabilir.

 

Parkinson İle İlgili Klinik Tecrübeler

 

-Parkinson hastalığının fizik tedavisinde güçlendirme egzersizlerinden ziyade denge ve koordinasyon egzersizleri daha etkilidir. Çok tekrarlı ve kolaydan zora doğru yapılan koordinasyon egzersizleri hastaya günlük yaşantısında çok fayda sağlar.

-Fizik tedavi programında olmazsa olmazlardan biri de yürüme eğitimidir. Fizyoterapist eşliğinde yapılan yan yürüme, çapraz yürüme, asker yürüyüşü gibi çalışmalar, hastanın yürüyüşüne doğru ağırlık aktarmasına ve dengesine çok faydalı olurlar.

-Fizik tedavi hastaları içinde gerek hastanın gerek ailenin gerekse fizyoterapistinbelkide en fazla sabır göstermesi gereken hastalık parkinsondur. Hasta bazen en basit egzersizi bile yapamaz. Birçok zaman buna hastada ailede anlam veremez.

-Bazı aileler hastayı koruma içgüdüsüyle, hastalarını tamamen hareketsizliğe iterler.Bu doğru bir davranış değildir. Çünkü hareketsizlik beraberinde başka problemler getirir. Bu da zaten zor bir hastalık olan parkinsonun belirtilerini daha da artırır.

 

Multiple Skleroz ve Fizik Tedavisi

 

MS yani multiple skleroz hastalığı, sinirleri çevreleyen miyelin kılıfta oluşan hasar veya ortaya çıkan plaklar yüzünden o sinir veya sinirlerin görevlerini tam anlamıyla yapmasını engelleyen nörolojik bir hastalıktır. Hastalık genelde ataklar şeklinde seyreder. MS hastalığının çok farklı belirtileri olamakla beraber, kaslarda güçsüzlük ve çabuk yorulma en başlıcalarıdır. Bunlara bazen görmede konuşmada kayıplar ve sıcağa karşı hassasiyet eklenebilir.Tedavisinde bazı ilaçlar kullanılabilir fakat günümüzde MS hastalığının en etkili tedavisi fizik tedavidir. Fizik tedavide kaslar gerek egzersizlerle gerek elektrik akımlarıyla güçlendirilir ve hastaya MS ve günlük yaşantısında yapması gerekenlerle ilgili bilgi ve eğitim verilir.

 

Multiple Skleroz İle İlgili Klinik Tecrübeler

 

-Fizik tedavide kesinlikle sıcak uygulama yapılmamalı ve hasta mümkün olduğunca serin bir ortamda tedaviye alınmalıdır. Ayrıca sauna, hamam, kaplıca gibi sıcak ortamlardan uzak durulmalıdır.

-Çabuk yorulma bu hastalığın başlıca belirtilerinden olduğu için egzersizler esnasında sık sık molalar verilmelidir. Yoksa hasta yorulmuşken yapılan egzersizden verim alınamaz.

-Fizik tedavide eğitim çok önemlidir. Hastanın neler yapıp yapmaması gerektiği, egzersizleri ve günlük yaşantısını kolaylaştıracak püf noktaları, fizyoterapist tarafından iyice anlatılmalıdır.

 

ALS Hastalığı Ve Fizik Tedavisi

 

Son zamanlarda gerek sosyal medyada gerek yazılı ve görsel basında ALS hastalığına çekilen dikkat, ALS hastalığını, bu konudaki çalışmaları ve araştırmaları herkes tarafından bilinilir hale getirdi. Son 2 senedir ALS hastalığına duyulan merak tüm dünyada hızla arttı. Bunun en önemli nedenlerinden biri kuşkusuz 2 senedir devam ettirilen ve dünyanın en ünlü isimlerinin de sosyal medyadan katıldığı “Ice Bucket Challenge” kampanyası oldu, Türkiye’de de onlarca ünlü isim bir kova buzlu suyu kafasindan aşağı boşaltarak hastalığının farkında olduklarını belirttiler. Hastalıkla ilgili yeni bulgular her geçen yıl artarken nedenleri ve

tedavisi ile ilgili sorular da yavaş yavaş yanıt bulmaya başlıyor.ALS de yapılması gereken en önemli unsur, yaşam kalitesinin mümkün olan en üst seviyede tutulmasıdır. Bu doğrultuda doktor, hemşire, fizyoterapist, eczacı ve beslenme uzmanının hastayla birlikte hareket ettiği destek tedavileri, kas ve eklemlere yönelik fonksiyon kaybını en aza indirmek ve yaşam kalitesini arttırmak için önemlidir.

ALS malesef henüz tedavisi bulunamayan bir hastaliktır ve dünyada heryil ortalama 100 binde bir görülüyor. Hastalıkla ilgili belirlenmemiş olan farklı konular da mevcut. Örneğin ALS’nin nedenleri. Hastalığın sadece yüzde 10’ununda genetik nedenlerin söz konusu. Bunun yanında kimyasal maddeve sigara alkol gibi alışkanlıklara sahip olanlarda da ALS olma olasılığı daha yüksek. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki sigara içenlerde ALS görülme riski içmeyenlere oranla 2 kat daha yüksek.

Genellikle 40-60 yaş arasında görülen bir hastalık olan ALS , 65 yaşından önce erkeklerde daha sık görülüyor. ALS hastalarınnın yüzde 10’unda hastalık genetikken, bu hastalarda hastalığın çocuklara aktarılma oranı ise yüzde 50 olarak gözleniyor.

ALS hastalığının en bilinen belirtileri arasında; yürüme güçlüğü, bacaklarda ve ayaklarda güçsüzlük, ellerde güçsüzlük, yutma güçlüğü ve boğuk konuşma, kas krampları ve kaslarda seyirme yer alıyor. Hastalık genellikle kol ve bacaklarinda da kas seyirmeleri ile başlıyor. Zamanla hareket etme, konuşma, yemek yeme ve nefes alma fonksiyonunu sağlayan tüm kaslara yayılıyor. ALS’nin bağırsak ve mesane kontrolünü, duyu sistemini ve zekayı ise etkilemediğine dikkat çekiyor”

Destekleyici tedaviler yaşam kalitesini artırıyor

ALS de başta fizik tedavi olmak üzere destekleyici tedavi yöntemleri ve aile eğitimi, hastaların yaşam kalitelerini artırmak ve hayattan kopmamaları için çok önemli bir yer tutuyor

 

Omurilik Yaralanmaları ve Fizik Tedavisi

 

Vücudumuzun en önemli bölgesi omuriliktir. Çünkü beynimizden verdiğimiz komutlar kaslarımıza omuriliğimiz vasıtasıyla iletilir. Keza dışardan gelen uyaranlarda sıcak, soğuk, acı gibi duyularda beynimize yine omuriliğimiz tarafından iletilir. Omuriliğimizi koruyan boyundan kuyruk sokumuna kadar olan kemik dokunun adı omurgadır. Omurilik yaralanmaları genelde travmalara bağlı oluşur. Bunlar içerisinde trafik kazaları ve düşmeler ve sığ suya çakılmalar en sık rastlanılanlarıdır. Bu travmalar sonucu omurilik zarar görmüşse omuriliğin seviyesine bağlı boyundan veya belden aşağı felç durumları söz konusu olabilir. Omurilik yaralanmalarının tedavisinde en önemli nokta ilk müdahaledir. Bilinçsizce yapılan müdahaleler hastanın geri dönüşü mümkün olmayacak düzeyde sakat kalmasına sebep olabilir. İlk müdahale doğru yapıldıktan sonra hasta bir beyin cerrahı tarafından değerlendirilmeli, bazen çelik korse bazen de cerrahi müdahalelerle tedavi edilmelidir. Travmaya bağlı riskler ortadan kalktıktan sonra fizik tedavi süreci başlar. Hasta egzersiz ağırlıklı bir fizik tedavi programına tabi tutulur. Bu programa bazen elektroterapi ajanları eşlik eder.

 

Tatilde Bizi Bekleyen Gizli Tehlike

 

Ve beklenen yaz geldi. Havaların ısınması, okulların tatil olması ve ramazan ayının bitimiyle, ege ve akdenize göç başladı. Tatil tabiki hepimizin ihtiyacı olan bir detoks yöntemi, şehirlerin kalabalıklığı, iş yoğunluğu ve stresten uzaklaşmak için bir fırsat.Peki tatilimizi bize zehredebilecek en önemli tehlike ne?Yüzme, gerek sağlıklı kişilere, gerekse sağlık problemi olan hastalara tavsiye edilen en önemli spor. Bir yandan bu kadar faydalı olan bir spor, diğer yandan bize nasıl zarar verebilir? Boğulma vakaları, suda oluşan kas krampları vs. bunlar hepimizin bildiği tehlikeler. Bunların yanında bir de omurilik yaralanmaları gibi, insanların çok fazla aklına gelmeyen gizli bir tehlike var. Özellikle sığ suya atlama sonucu oluşan boyun kırıkları, ölümlere veya kişilerin kalıcı olarak felç olmalarına neden olabilir. Son dönemde yapılan araştırmalarda, boyun kırıkları, trafik kazalarından sonra en fazla sığ suya dalma sonucu görülmektedir.Son pişmanlık malesef hiçbir işe yaramıyor. Derinliğini bilmediğiniz suya dalarken bir kez daha düşünün.Herkese iyi tatiller.

 

 

Omurilik Yaralanmalarında Klinik Tecrübeler

 

-Hasta fizik tedaviye başlamadan önce fizyoterapist tarafından detaylı bir şekilde değerlendirilmeli ve durumuyla ilgili bilgilendirilmelidir.

-Fizik tedavi programında kas güçsüzlüklerine yönelik kuvvetlendirme egzersizleri, kasılmalara ve hareket kayıplarına yönelik germe egzersizleri ve gerek yardımcı cihaz ve atellerle gerekse bunlara ihtiyaç duymadan yürüme egzersizleri uygulanmalıdır.

-Kasılmaları azaltmaya yönelik egzersizlerin yanında gerekirse ilaç ve buz tedavileri uygulanmalı ne kadar az kasılma o kadar verimli egzersiz mantığı hastaya empoze edilmelidir.

-Omurilik yaralanmalı hastaların birçoğunda hissizlik oluşacağından, yanık, kesik ve bası yaralarına karşı hasta ve aile uyarılmalıdır. Özellikle bası yaralarını önlemek için havalı yatak ve pozisyonlama altı çizilerek anlatılmalıdır.

 

Amputasyon Ve Fizik Tedavisi

 

Amputasyon vücutta kol veya bacakların bir bölümünün kemiği ile birlikte, kemik içinden geçerek kesilmesi ve vücuttan uzaklaştırılmasıdır.Ampute rehabilitasyonu ise amputasyon öncesi dönemden başlayıp , kişinin protezini başarı ile kullanarak topluma yeniden katılmasını ve mesleğine tekrar dönmesine kadar devam eden süreç ve bu süreçte yapılan girişimleri ifade eder. Şüphesiz ampute rehabilitasyonu da bir ekip işidir. Ekipte fizik tedavi uzmanı, ortopedist, fizyoterapist, hemşire ve diğer uzman personel bulunur.

Hasta ameliyat olmadan önce ve tabiki şartlar müsade ediyorsa;

-Psikolojik olarak ameliyata hazır hale getirilmelidir. Fonksiyonel kapasitesi değerlendirilmelidir. Hasta yapılacak operasyon ile ilgili bildirilmeli ve geri dönüş beklenmelidir. Ayrıca kalp ve akciğer fonksiyonları yönünden değerlendirilmeli ve olası uzun süreye yatışa bağlı yan etkileri engellemek için ameliyat öncesi eklem hareket açıklığı, kuvvetlendirme, solunum ve kısmi ağırlık bindirme egzersizleri çalışılmalıdır.

Şu unutulmamalıdır, amputasyon bir başarısızlık değildir. Hastayı en iyi seviyeye getirecek bir cerrahi uygulamadır. Seviyenin tespiti ise ortopedist cerrahın tekniğine ve protetistin biyomekanik faktörlerle ilgili görüşüne dayanacaktır.Genel olarak şartlar müsade ederse en iyi amputasyon prosedürü en uzun olarak bırakılan uzuv yani en az miktarda amputasyonu ifade eder. Ameliyat sonrası dönem ise esas rehabilitasyon dönemidir. En erken dönemdeki hedef yaranın iyileşmesi ve bu iyileşmeye zaman tanımadır. Ağrının kesilmesi, gelişebilecek kontraktür ve deformiteleri önleme ve proteze hazırlık sırası ile üzerinde durulması gereken konulardır. Düzenli yara iyileşmesi için diyetetik kontrol, diyabet kontrolü, antibiyotik tedavisi ve yara iyileşmesini engelleyen ve geciktiren sigara, alkol ve kötü hijyenden uzak durma ve düzenli pansumanı içerir. Operasyon sonrası gelişebilecek ödemin tedavisi ise kesilen uzvun iyi bir şekilde bandajlanmasıdır. Bandaj 6-8 saatte bir açılır ve tekrar edilir. Ne çok yumuşak olmalıdır. Ne de aşırı sert, serte yakın olması güdüğün şeklini korur ve dolaşımı da etkilemez hastada yapılan operasyonların türüne göre kaslar arası güç dengesizlekleri gelişir. Buna bağlı da pozisyonlamaya dikkat edilmeli ve kontraktür gelişimi önlenmelidir. Bu dönemde yumuşak yatakta yatılmamalı,baş yükseltilmemeli, uyluk ve ampute altına yastık konmamalı ve gün içinde 3 kez 20 dakika kadar yüzükoyun yatılmalıdır. Ardından kişinin yarası iyileşip güdük uygun hale gelince protezleme dönemine geçilecektir.bu dönem öncesinde sağlam kol ve bacaklara eklem hareket açıklığı ve kuvvetlendirme egzersizi yapılmalı, ek bir kırık veya kardiyovasküler ek bulgu varsa iyileşmesi beklenmelidir. Güdük bölgesine de kuvvetlendirme egzersizi uygulanmalıdır. Protez hazırlanıp ölçü alındıktan sonra ise artık proteze uyum süreci başlar. Paralel bar içinde sallanmalar, ağırlık aktarmalar, denge egzersizleri, öne ve arkaya gövde salınımı gibi egzersizler yapılır. Bu dönemde hasta yeterli duruma erişince artık yürüme eğitimine geçilir. Daha sonra merdiven inip çıkma, engel atlama, farklı zeminlerde yürüme eğitimleri ile beraber protezin hijyeni eğer türü uygunsa çıkarılıp takılması, gelişebilecek komplikasyonlar ile ilgili hastaya bilgilendirme yapılır. Günlük yaşam aktivitelerini bu proteziyle yapabilmesi için eğitim gerekir.

 

Lenfödem Ve Fizik Tedavisi

 

İnsan vücudunun yüzde 70-75 i sudur. Lenf sıvısı da yüksek oranda su ihtiva eden vücut sıvılarının başında gelir. iceriğinde su dışında bazı elektrolitler de bulunan bu sıvı, özellikle travmalardan sonra o bölgeyi korumak için oraya birikir. Uzun süre bir bölgede biriken lenf sıvısı, kan dolaşımını ve eklem hareketlerini kısıtlayacağından, akut dönemde faydalı gibi görünsede kronikleştikçe vücuda zarar vermeye baslar. Zamanla beraberde koyulaşır ve bölgeden uzaklaştırılması daha zor bir hal alır. Travmalara veya kadınlarda göğsün alınması gibi ameliyatlara bağlı lenf dolaşımı bozulabilir. Böyle durumlarda kol veya bacaklarda, tüm uzvu kapsayacak şekilde oluşan lenf sıvısının meydana getirdiği hastalığa lenf-ödem hastalığı denir.

Lenfödem hastalığının tedavisinde en etkili yöntem manuel yani elle yapılan uygulamalardır. Bunların içinde lenfödem masajı ve bandajlama en önemlileridir. Bu uygulamalar egzersiz, dolaşım artırıcı elektrik akımları ve hava basınçlı tulumlarla desteklenebilir.

Atlanmaması gereken bir diğer önemli nokta hasta eğitimidir. Hastanın nelere dikkat edip etmeyeceğini bilmesi ve uygulaması çok önemlidir. O uzuvdan tansiyon alınmaması, damar yolu açılmaması, travmalara ve kesilmelere karşı korunması başlıca dikkat edilmesi gereken şeylerdir.

Uzman olmayan kişiler tarafından yapılan tedavinin, hastaya faydadan çok zarar vereceği hiçbir zaman unutulmamalıdır.

 

Fibromiyalji Ve Fizik Tedavisi

 

Fibromiyalji; nedeni belli olmayan yaygın vücut ağrıları, belli bölgelerde hassasiyet, azalmış ağrı eşiği, uyku bozukluğu ve yorgunlukla karakterize romatizmal bir hastalıktır. Sık olarak 30-50 yaş aralığındaki kadınlarda görülmektedir. . Günümüzde gebelerde ve çalışan kadınlarda daha çok olmak üzere çocuklar dahil her yaş grubunda da görülebilmektedir. Yaygın vücut ağrısı, belirli anatomik bölgelerde hassasiyet(tetik nokta), kronik yorgunluk ve uykusuzluk hem fiziksel hem de psikolojik olarak kişinin yaşam kalitesini düşürmektedir. Fibromiyalji sendromunu; enfeksiyonlar, stres, depresyon, mevsim değişiklikleri,yoğun çalışma temposu ve bazı ilaç kullanımları ortaya çıkmasını tetikler. Hastalığın tanısı, vücudun belli bölgelerine basınç uygulandığında ağrı ortaya çıkması ile konulabilir. En önemli bulgusu kronik yaygın vücut ağrısıdır. Vücudun hem solunda hem sağında ve 3 aydan uzun süren ağrılardır.Palpasyonla hissedilen 18 hassas noktadan en az 11 tanesinde basınçla beraber ağrı ortaya çıkıyorsa fibromiyalji tanısı konulmaktadır. Sıklıkla boyun, sırt,bel bölgesinde ağrılar görülmektedir. Hastalarda tüm gün sürebilen sabah tutukluğu ve yorgun uyanma yaygındır. Fibromiyalji hastalarında tedavi amacı ağrıları en aza indirip hastayı normal yaşamına devam etmesini sağlamaktır. Tedavide psikiyatrik tedavi ile beraber fizik tedavide uygulanan sıcak, yüzeyel ve derin ısıtıcılar,analjezik akımlar, yüzme ve hastaya özel hazırlanan egzersiz programıyla hastanın ağrıları azaltılarak yaşam kalitesi en üst seviyeye çıkarılır.

 

İnanmak Başarmanın Yarasıdır...

 

İnanmak, başarmanın yarısıdır.Tedaviye inanmak, iyileşmeye inanmak da hastalıkların giderilmesinde çok önemli rol oynar. Hasta tedavi esnasında efor sarfetmesi gereken, egzersiz gibi bir aktivite yapacaksa, bunu inanarak, isteyerek yapması tedavi verimini fazlasıyla etkileyecektir. İlaç tedavisi görecekse buna inanmak ilacın etkinliğini çok artıracaktır. Hatta bu konuyla ilgili yapılan bir araştırmada, ağrı şikayeti olan bir denek grubuna, ağrı kesici olduğu söylenen vitamin ilaçları verilmiş ve deneklerin ağrılarında gözle görülür bir azalma elde edilmiştir. Bunun sebebi, vücudumuzun iyileşme mekanizmasını devreye sokan bir uyaran sayesinde beynimizin bu konuda gerekli yerlere sinyal göndermesidir. Bu yüzden ne şekilde bir tedavi görüyorsanız görün, beyninize sinyal gönderecek tüm duyularınızın açık olması ve tedaviye, iyileşmeye inanmanız gerekmektedir. Tedaviye odaklanmak, tedaviyi duymak, tedaviyi görmek, tedaviyi anlamak, tedaviyi hissetmek ve tabiki de tedaviye inanmak...

 

Ağrılar Geceleri Neden Artar?

 

Hepimizin başına gelmiştir gece ağrıları. Gündüzleri geçmiş gibi görünen ağrılar, gece olunca şiddetlenerek hastaya zor anlar yaşatır, hatta hastanelerin acil servislerine başvurmak zorunda bırakırlar. Peki bunun sebebi nedir? Bu durumun sebebi ya da sebepleri tam anlamıyla ispatlanamamış olup, birkaç etkene bağlı olabileceği öne sürülmüştür. Bunlardan bir tanesi gün ışığında salgılanan hormonlardır. Vücudumuz gün ışığında serotonin gibi bazı hormonlar salgılar. Bu hormonlar vücudumuzda doğal bir ağrı kesici etki yaratarak ağrılarımızı azaltırlar. Bir diğer sebep ise geceleri insanın kendini daha fazla dinlemesidir. Nasılki çok sessiz bir ortamda en ufak sesleri bile duyarken, aynı sesleri farklı zamanlarda duyamazsak, ağrılarımızı da beynimiz farklı şeylerle meşgulken daha az hissederiz.Bu konudaki değerli yorum ve fikirlerinizi bizimle paylaşabilirsiniz.

 

İnsan kök hücre DNA’sı ilk kez programlandı

 

DNA’mız genetik bilgimizin tamamını içinde saklıyor ve epigenetik değişimlerde aç-kapa mekanizmaları çalışıyor. Örneğin DNA nükleotitlerinin üzerine küçük metil moleküllerinin bağlanmasıyla genlerin protein sentezi mekanizmaları düzenleniyor; ki bu da normal gelişim ve sağlıklı yaşam için olmazsa olmazdır. Belli genlerin metilasyonu sağlık için potansiyel tehdit olmakla birlikte, çevresel etmenlerden de çok yakından etkilenmektedir. Ne var ki, metilasyon gibi tüm bu epigenetik bilgiler ve etkiler, kök hücrelerdeki bilginin gelecek nesile sağlıklı aktarımını sağlamak üzere silinmiştir.Epigenetik bilgi ve işlem genlerimizi düzenlemede etkili, ancak herhangi bir anormal metilasyon aktivitesi bir sonraki jenerasyonda gelişim bozuklukluklarına sebep olurken, nesiller geçtikçe de zararlar birikmeye başlıyor. Bu sebeple her yeni yavruda kök hücreler embriyo düzeyinde sıfırlanarak epigenetik bilgiler temizleniyor.Yumurta sperm tarafından döllendiğinde hücre kümesi olan blastosit’e dönüşecek şekilde bölünmeye başlar. Blastosit’in içerisinde bazı hücreler ana yapılarına dönerek kök hücrelere dönüşür. Kök hücreler de vücudun tüm hücrelerine dönüşebilecek, en temel hücreler olarak varlığını sürdürürler.Bu kök hücrelerin içinden sperm ve yumurta (seks hücreleri)’ne dönüşecek olan, primordiyal kök hücreleri üzerinde epigenetik bilgi, embriyonun ilk iki haftalık sürecinden dokuz haftalık olana kadar ki zaman içerisinde yeniden programlandı. Mevcut çalışmada, epigenom programını düzenleyen ve koruyan enzimlerin engellenmesi ile DNA’nın metilasyon paternlerinin durdurulması işlemi gerçekleştirildi.Araştırmadaki bulgulara göre, DNA’mızın yüzde 5’i yeniden programlamaya uygun değil. Sinir hücrelerinde bu ‘kaçak’ bölgelerin bazılarının aktif olduğu, ve gelişimde  çok etkili roller aldığı biliniyor.Bunun tersine, veri analizleri şizofreni, metabolik rahatsızlıklar veya obezite gibi hastalıkların da bu DNA parçalarından temellenebileceğini ortaya koyuyor.Araştırma ile elde edilen bulgular genom’umuzun  içinde saklı olan potansiyel epigenetik etkisi olan bölgeler hakkında ciddi bilgiler sağlıyor. Farelerde aynı olan bu etken bölgeler de yakın gelecekte daha detaylı araştırmaların önünü açacak gibi görünüyor.Bakteri ve bitki DNA’larından vücudumuza giren parçaları, DNA’mızın yaklaşık yarısını oluşturan ‘kara madde’ler gibi etkileri bilinmeyen retroelementlerin yeniden programlanmasını da sağlayabilir. Bu parçalar, evrimi yürütüyor ve çok faydalı olabiliyor. Öte yandan bazı retroelementler DNA’mızın üzerinde genlerin olduğu kısımlara eklemlenerek olağan gen ekspresyonu süreçlerini bozarak, zararlı etkiler üretebiliyor. Bu sebeple vücudumuz da epigenetik bir etkisi olan metilasyon mekanizmalarını geliştirmiştir.Metilasyon potansiyel olarak zararlı olan  retroelementleri  kontrol etmekte çok etkili bir mekanizma. Metilasyon kök hücrelerde kalktığı zaman savunmamızın ilk hattını da kaybetmiş oluyoruz.Aslında bu araştırma ile evrimsel tarihimizin yakın zamanlarında genom’umuzun içine giren retroelementlerin gözden kaçmış olanları tespit edildi ve metilasyon paternleri korundu. Buradan yapılan çıkarımlara göre, retroelementler vücudumuzun savunma mekanizması içerisinde epigenetik etkiler ile evrimsel zararların önüne geçiyor.

Kaynak: bilimfili.com

Referans : Walfred W.C. Tang, Sabine Dietmann, Naoko Irie, Harry G. Leitch, Vasileios I. Floros, Charles R. Bradshaw, Jamie A. Hackett, Patrick F. Chinnery, M. Azim Surani. A Unique Gene Regulatory Network Resets the Human Germline Epigenome for Development. Cell, 2015; 161 (6): 1453 DOI: 10.1016/j.cell.2015.04.053

 

4 Saat Ertelenmiş Fiziksel Egzersiz, Hatırlamayı Kolaylaştırıyor

 

Yeni öğrenilen bilginin daha iyi akılda kalması için uykunun önemini belirten araştırmalara ve haberlere mutlaka rastlamışsınızdır. Fakat Current Biology’de yayımlanan yeni bir araştırma, bu konuda farklı bir öneri sunuyor.16 Haziranda Cell Press dergisi olan Current Biology’de yayımlanan araştırmanın önermesine göre;  gecikmeli egzersiz, bildirimsel ya da açık belleğin güçlendirilmesinde işe yarıyor olabilir. Araştırmada egzersiz yapılması gereken doğru zamanın ya da zaman aralığının tam olarak ne olduğu belirtilmese de, araştırmacılar bilginin alınması ile fiziksel egzersiz arasında 4 saatlik bir aralığın  üzerinde duruyorlar. Yani araştırmacılara göre; dersten çıktıktan 4 saat sonra antrenman yaparsanız öğrendiklerinizi daha iyi hatırlayabilirsiniz.Araştırmanın detaylarına değinecek olursak; bilim insanları yaptıkları çalışma kapsamında 72 katılımcıyı 40’ar dakikalık öğrenme seanslarına dahil ettiler, ne kadar  bilgiyi aldıklarını test ettiler ve daha sonra katılımcıları 3 gruba ayırdılar. İlk grup, 90 resim-yer eşleştirmesi içeren bilgiyi aldıktan hemen sonra antrenman yaptı. İkinci grup egzersiz yapmak için 4 saat bekledi ve son grup da hiç egzersiz yapmadı.48 saat sonra, araştırmacılar bütün katılımcıları yeniden teste soktular ve MRI taramaları gerçekleştirdiler. Bulgulara göre; 4 saat sonra antrenman yapanlar, 48 saat sonra yapılan hafıza testinde kayda değer şekilde daha başarılı oldular.Fakat bu araştırma yalnızca egzersizin tek bir tip hafıza üzerindeki etkisine odaklanıyor. Bilim insanlarının da dikkat çektiği gibi, bilgiyi alma sürecinden hemen sonra yapılan egzersizlerin de hafıza üzerinde faydaları olabildiği, işlemsel belleği kuvvetlendirdiği önermesinde bulunan araştırmalar da mevcut.Daha sonra yapılacak araştırmalarla eğer gecikmeli antrenmanın hafıza üzerindeki etkileri desteklenebilirse, belki de spor yaptığımız saatleri yeniden gözden geçirmemiz gerekebilir.

Kaynak: bilimfili.com

İlgili Makale: DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.cub.2016.04.071

 

Ramazan Ayı’nda Egzersiz Ve Spor

 

Günümüzde spor ve egzersiz üzerine yapılan çalışmalar, spor salonlarının yaygınlaşması ve bireylerin bilinçlenmesi, düzenli egzersiz ve spor yapmanın önemini her geçen gün artırmaktadır. Spor ve egzersiz yaparken dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan biri de beslenmedir. Doğru beslenme, yapılan spor ve egzersizi olumlu etkiler. Bu yüzden vücudumuza aldığımız protein, karbonhidrat ve yağ miktarlarına dikkat etmeli, gerekli olduğunda bir diyetisyenden yardım alınmalıdır.Peki ramazan ayında spor ve egzersiz yapılır mı?Tabiki ramazan ayında spor ve egzersiz yapılır fakat bazı noktalara dikkat etmekte fayda vardır. Bunların başında sporun günün hangi diliminde yapılacağı ve kişinin nasıl beslenileceğidir. Eğer bel-boyun ağrısı gibi lokal şikayetlerle egzersiz yapıyorsanız, egzersiz temponuzu bozmamak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Günde 2-3 kez 10ar, 15er dakikalık egzersizler, kişiyi çok yormayacağı gibi, vücudun alıştığı tempoyu bozmamak da egzersizin devamlılığını sağlamak adına da önemli olacaktır. Daha komplike bir spor yapıyorsanız, oruçlu olduğunuz zaman, yaptığınız spor su kaybını ve enerji kaybını artıracağından bu zaman diliminde yapılması önerilmez. İftardan yaklaşık 2-3 saat sonra vücudumuz besinleri belli oranda sindirip, metabolik durumumuz daha stabil bir hale geldiğinde spor yapılmalı, gerek spor esnasında gerekse sonrasında bol su tüketilmelidir.Egzersizin ve sporun devamlılığı çok önemlidir. Ramazan ayında da yukarıda belirtilen şekilde uygulanırsa hiçbir zarar oluşmaz. Herkese hayırlı ramazanlar...

 

Ölümden Sonra Canlanan Genler Tespit Edildi

 

Ölüm gerçekten varlığımızın sonu anlamına mı geliyor? Geçmişten beri, düşünürlerin, filozofların ve yakın bir geçmişten beri de biyofizikçilerin ve mikrobiyologların ilgisini çeken bu soruya dair kısmi bir cevap üreten yeni bir çalışma gerçekleştirildi. Araştırmaya göre biyolojik ölüm gerçekleştikten sonra yaşam en az bir açıdan devam ediyor : hayvanlar öldükten sonra genleri günler sonra bile çalışır (açık konum – on state) durumlarını koruyor ve/veya koruyabiliyor.

Araştırmacılar bu ölüm-sonrası aktivitesini, bağışlanmış olan organların daha iyi ve daha uzun süre ile korunabilmesini sağlayacak biçimde anlamayı ve uygulamalar geliştirebilmeyi hedeflerken, adli tıpta özellikle kesin ölüm zamanının tespiti gibi birçok önemli yan çıkarımın da yapılabileceğini öne sürüyor.

Amerika, Seattle’daki University of Washington’da mikrobiyolog olan Peter Noble bu keşfi zombi yaratmaya çalışırken keşfetmedi elbette. Noble keşfi, ekibiyle birlikte gen aktivitesi ölçümlerinin kalibrasyonu için geliştirdikleri yeni metodu test ederken gerçekleştirdi.

Peter Noble, keşifleri üzerinden çalışmalarının ana temasının; ‘yaşam hakkında daha detaylı bilgilere ölüm üzerinde çalışarak ulaşabileceğimiz’ olduğunu belirtiyor. Daha önce bilim insanlarının kadavralarda yaptığı kan ve karaciğer analizlerinde birkaç genin ölüm sonrası aktivitesine devam ettiği kayıtları mevcut olsa da; Noble ve ekip arkadaşları sistematik olarak 1000’den fazla genin aktivitesini değerlendirerek ilk parametrik çalışmayı gerçekleştirmiş oldu diyebiliriz. Araştırmacılar, yakın zaman içinde ölmüş fare ve zebra balıklarında bu genlerden hangilerinin dokularda işlevlerine devam ettiğini ölçümledi. (Fareler için ölümden sonra 2 gün, balıklarda ise 4 gün)

İlk anda araştırmacılar yola çıkarken, ölümden kısa bir süre sonra genlerin aktivitelerini durdurduğunu varsaydılar. Bunun yerine yüzlercesinin aktivitelerini artırdığı gözlemlendi. Genlerin birçoğu ölümden sonraki ilk 24 saatte aktivitelerini artırırken daha sonraki süreçte durdukları ve off durumuna geçtikleri kaydedildi. Balıklarda ise bazı genlerin 4 gün süre ile açık konumda kalabildikleri belirtildi.

Bu ölüm-sonrası (postmortem) genleri, acil sağlık durumlarında da son derece yararlı fonksiyonlar gösteriyor: inflamasyonu yayma, bağışıklık sistemini harekete geçirme ve strese karşı işlev görme gibi. Bunlar dışındaki aktifleşen genler ise biraz beklenmedik işlevlere sahip diyebiliriz : doğumdan sonra ihtiyaç duyulmayan yani aktivitesi duran, embriyonun şeklini belirleyen (şekil veren) genler. Bu durum için araştırmacıların öne sürdüğü muhtemel açıklamaya göre, ölüm sonrası hücresel koşullar embriyonunkine benzediği için bu aktivite tekrar ortaya çıkıyor olabilir.

Araştırma ekibinin diğer bulgusuna göre, ölüm sonrasında kanseri teşvik eden, kansere yol açan genler daha aktif hale geliyor. Bu sonuç da başlı başına, ölen insanlardan organ alan insanların neden daha yüksek kanser riski taşıdığını bir anlamda açıklayabilir. Geçtiğimiz hafta bioRxiv’de ön-yayına alınan makale, önümüzdeki süreçte hakem onayından sonra prestijli bir dergide yerini alacaktır.

Son derece gelişmiş bir takım uygulamaların, ölüm sonrası tretmanların ve belki de yeni etik soru ve de sorunların ortaya çıkmasına sebep olacak bu keşif, nadir bir çalışmanın ürünü olarak ortaya çıktı. Özellikle adli tıpta, cinayet soruşturmalarını başka bir seviyeye taşıyacak olan kesin ölüm saatinin belirlenmesi, elbette direkt vücuttan alınan somut bir kanıt olarak da suç araştırmalarını kolaylaştıracaktır.

Araştırmacıların da özellikle belirttiği bir nokta var ki, ölüm sonrasında aktif hale gelen, daha aktif olarak çalışan genlerin ölümlerinden sonra bu hayvanlara hiç bir faydası olmuyor. Asıl elde edilmesi gereken çıkarım ise; bir organizmanın normal fonksiyon göstermesine yani sağlıklı bir canlı olmasına sebep olan birbirleriyle etkileşim halindeki genlerin kompleks ağının nasıl çalıştığını ve gen aktivitesi kalıplarının gözlemlenmesi ve sonuçlara ulaşılması olacaktır. Bu da hali hazırda devam etmekte olan araştırmalarda olduğu gibi, bu araştırmada da ölüm öncesi ve sonrası gibi kesin bir ayrım yapmadan, bir olasılık olarak ölüm anında kapanan bazı genlerin normalde kapalı kalmasını sağladıkları genlerin aktif konuma geçmesine sebep olabileceğini de hesaba katarak mümkün hale gelecektir.

Kaynak : bilimfili.com , Mitch Leslie, ‘Undead’ genes come alive days after life ends, 22 Haziran 2016, www.sciencemag.org/news/2016/06/undead-genes-come-alive-days-after-life-ends

Makale Referans : DOI: 10.1126/science.aaf5802

 

Hasar Gören Sinir Hücreleri Taşınabilir Mitokondrilerle Onarılacak

 

Rockefeller Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı, mitokondrilerin nöronal aksonlardaki taşınımı yükseltildiği takdirde, farelerin sinir hücelerinin yaralanma sonrası onarım becerilerinde artış olduğunu saptadı. Sonuçları Journal of Cell Biology dergisinde yayımlanan makale ile duyurulan çalışmanın, hastalık ya da yaralanma sonucu nöronları hasar gören insanlarda sinir hücrelerinin yeniden oluşumunu tetikleyecek stratejiler geliştirilmesine yardımcı olacağı ifade ediliyor.

Nöronların, vücutta uzun mesafelere yayılan aksonlarını genişletebilmeleri için büyük miktarda enerjiye gereksinimleri olur. Bu enerji mitokondriler tarafından ATP (adenozin trifosfat) biçiminde sağlanır. Mitokondriler, hücre içi enerji santralleridir. Gelişim sırasında mitokondriler aksonlarda ATP gereken yerlere taşınırlar. Ancak büyüme çağını geride bırakan yetişkinlerde, mitokondriler çok daha az hareketlidir, çünkü olgun nöronlar sintafilin (İng. syntaphilin) adı verilen bir protein üretirler. Sintafilin mitokondrileri bulundukları yere sabitler. Araştırmacı Zu-Hang Sheng ve çalışma arkadaşları, mitokondri taşınımındaki bu azalışın, yetişkinlerde yaralanma sonrası nöronların yenilenememesini açıklayıp açıklayamayacağını anlamaya karar verdi.

Sheng ve ekip arkadaşı Bing Zhou, olgun fare aksonları zarar gördüğünde yakında bulunan mitokondrilerin de hasarlandığını ve sinir yenilenmesi için gereken ATP desteğini veremediklerini saptadı. Bilimciler sintafilini sinir hücrelerinden genetik olarak kaldırdıklarında ise mitokondriyel taşınım arttı. Böylece hasar gören mitokondrilerin yerine ATP üretebilen sağlam mitokondriler gidebildi. Sintafilini olmayan olgun nöronların bu şekilde yaralanma sonrası yenilenebildikleri görüldü.

“Hücre içinde ve deney tüpünde gerçekleştirdiğimiz çalışmalar, mitokondriyel taşınımı arttırmak yoluyla enerji eksikliğinin giderilerek, nöronların yenilenmesinin sağlanabileceğini gösterdi. Bu yaklaşımdan yararlanarak merkezi ve çevresel sinir sistemi hasarlarının iyileştirilmesini sağlayacak stratejiler geliştirilebilir,” diyor Sheng.

Aşağıdaki videoda aksonlar hasar gördükten sonra, yakında bulunan mitokondrilerin ATP üretemez duruma geldikleri görülüyor. Bu mitokondrilerin rengi sarıdan (sağlıklı) yeşile (hasarlı) dönüyor (Telif: Zhou et al., 2016).

Kaynaklar: bilimfili.com Eurekalert, “Mobilizing mitochondria may be key to regenerating damaged neurons” < http://www.eurekalert.org/pub_releases/2016-06/rup-mmm060716.php > Science Alert, “Scientists are using mobile mitochondria to repair damaged nerve cells” < http://www.sciencealert.com/damaged-neurons-could-be-fixed-with-mobile-mitochondria-scientists-say > İlgili Makale: Journal of Cell Biology, “Facilitation of axon regeneration by enhancing mitochondrial transport and rescuing energy deficits” < http://jcb.rupress.org/content/early/2016/06/07/jcb.201605101.1.abstract >

 

Alzheimer Tedavisinde Umut Verici Gelişme

 

Avustralyalı araştırmacılar, Alzheimer’lı hastalarda hafıza kaybına yol açan beyin yapısındaki nörotoksik amiloid plakları temizleyen ultrason teknolojisi geliştirdi.

Peki Alzheimer hastalığı neden oluşuyor? Alzheimer genellikle amiloid plak ve nörofibriller yumakların lezyon yığılmasından kaynaklı gelişiyor. (Amiloid plak: nöron ve nöron ucu arasında beta-amiloid moleküllerinin kümelendiği yerlerde olur ve yapışkan bir protein çeşidi olduğundan birleşir ve plakları oluşturur. Nörofibriler yumak: nöronların içinde bulunur ve kusurlu tau proteinleri bu yumakların oluşmasına sebep olur.) Bu yumaklar, organel ve gıda maddelerin taşınmasını engelleyen iplikçiklerin (mikrotübül) oluşmasına ve yolun tıkanmasına sebep olur. Bu durumu somutlaştırmak için süpürge makinası örneğini verebiliriz. Makinayı çalıştırdığınızda yerdeki pislikleri vakumlayarak temizler fakat boruyu kıvırırsanız veya geçişi tıkayacak bir cisim içeri kaçarsa artık makina işlevsiz hale gelir.

Bu durum dünya genelinde 50 milyon ve Avustralya’da 343 bin insanı etkilediğinden dolayı en iyi tedavi yönteminin hangisi olduğunu bulmak ve beynimizdeki kusurlu amiloidleri ve tau proteinlerinin nasıl temizleneceğini bulmak neredeyse bir yarış haline geldi. Çünkü hala bu duruma karşı bir çeşit aşı veya önlenebilir bir şey geliştirilebilmiş değil.

Fakat girişte de bahsettiğimiz gibi, Avustralya’da yaşanan son gelişme umut verici. University of Queensland’a bağlı olan Queensland Brain Institute (QBI)’da çalışan araştırma grubunun Science Translational Medicine’da yayınladığı üzere, beyin dokusuna müdahalesiz bir şekilde gönderilen ve terapatik ultrasound denilen bu teknik ile beynimizi bakterilere karşı koruyan kan-beyin bariyeri açılıyor, daha sonra beynimizdeki mikroglia hücrelerini aktif hale getiriyor. Mikroglia hücrelerinin önemli özellikleri ise amiloid gibi zehirli hücreleri temizleyebilmesi. Süpürge örneğinden devam edecek olursak, evinizin yeniden tertemiz olması için yolları açıyor.

Fareler üzerinde yapılan deneyde, farelerin beyin dokularının hiçbir zarar görmediği ve hafıza fonksiyonlarının yüzde 75’e kadar düzelme görüldüğü rapora eklendi. 3 farklı görevle gözlemlenen bu deneyde farelerin labirent çıkış yetenekleri, yeni obje tanıyabilme ve kaçınması gereken yerleri hatırlayabilme yetileri test edildi.

Araştırma grubundan Jürgen Götz bu buluş için çok umutlu olduklarını ve bir sonraki denemeleri daha kompleks olan koyun gibi hayvanlarda deneyeceklerini belirtti. 2017 yılında ise insanlara umut ışığı olacaklarını söylüyor. Dünyada bir çok kişinin bu durumdan etkilendiğini düşünecek olursak, belki de çocuklarımız Alzheimer hastalığının ne olduğunu dahi bilmeyecekler.

 

Kaynak: bilimfili.com ScienceAlert “New Alzheimer’s treatment fully restores memory function” <http://www.sciencealert.com/new-alzheimer-s-treatment-fully-restores-memory-function>

 

Depresyon Sırt Ağrısına Neden Olabiliyor

 

Avustralyalı bilimciler tarafından geçtiğimiz günlerde tamamlanan bir araştırmanın sonucunda, depresyon hastası insanlarda sırt ağrısı görülme olasılığının %60 daha fazla olduğu ortaya çıktı. Arthritis Care and Research dergisinde yayımlanan makale, sakatlanmadan ziyade depresyonun kendisinin sırt ağrısını tetikleyebileceğini gösteren ilk araştırma olma özelliğini taşıyor ve toplamda 23.109 kişiyi içeren 11 çalışmadan elde edilmiş verilerin analizine dayanıyor.

Araştırma sonucunda, depresyonda olmayan kişilere kıyasla, depresyon belirtileri gösteren kişilerin ileride bel ağrısı yaşama riskinin çok daha yüksek olduğu bulundu. Ayrıca bel ağrısı riskinin, depresyonun daha ağır safhalarında bulunan kişilerde daha da yüksek olduğu görüldü. Sydney Üniversitesi’nden Paulo Ferreira’ya göre; çalışma sonuçlarına bakılırsa, Avustralya’daki 61.200’e yakın bel ağrısı vakasının kısmen depresyonla ilişkilendirilmesi mümkün.

“Bel ağrısı, insanları güçsüz düşüren bir durumdur; özellikle diğer sağlık sorunlarıyla bağlantılı olduğu zaman. Dolayısıyla bu keşfin gelecekte daha iyi tedavilere öncülük edeceğini umuyorum,” diye belirtiyor Ferreira. “Hastalar hem sırt ağrısı hem de depresyon şikayeti ile bize geldiklerinde, sorunları çok daha karmaşık oluyor. Bu hastalar tedaviye sadece bel ağrısına sahip hastalarla aynı şekilde yanıt vermiyor. İyileşmeleri daha uzun zaman alıyor ve tedavi pahalı olabiliyor.”

Makalede, depresyon ve sırt ağrısının aynı anda tedavi edilmesi öneriliyor. Daha önce yapılan çalışmalara göre, sırt ağrısına sahip kişilerin %48’inin depresyon belirtleri taşıdığı tahmin ediliyor. Bu son araştırma “depresyon – bel ağrısı ilişkisi”nin nedenini açıklamıyor. Fakat bu durumun nedeni; depresyon hastalarının çoğunlukla düşük fiziksel aktiviteye sahip olmaları ve yetersiz uyumaları veya depresyon hastalarındaki hem ruh halini hem de acı eşiklerini etkileyebilen nörotransmitter sorunları olabilir.

Araştırmacıların bundan sonraki hedefi ise, genetiğin bu durum üzerindeki etkisini araştırmak. İkiz bireyler üzerinde yapılan çalışmada, insanların genetik olarak sırt ağrısı ve depresyona yatkın olabileceği öne sürülüyor. Şu anda tahmini olarak 4 milyon Avustralyalı’yı etkiliyor ve 40 ile 50 yaşları arasında daha yaygın.

 

Kaynak: bilimfili.com “Research says back pain can be caused by depression” http://www.sciencealert.com/science-says-back-pain-can-be-caused-by-depression

Makale:“Symptoms of Depression and Risk of New Episodes of Low Back Pain: A Systematic Review and Meta-Analysis” http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1002/acr.22619/abstract, DOI: 10.1002/acr.22619

 

Küçük Yaşta Egzersiz, Bağırsak Mikroplarını Etkileyerek Sağlıklı Beyin ve Metabolizma Sağlıyor

 

İnsan bağırsağı 100 trilyondan fazla mikroorganizmadan oluşan bir hayvanat bahçesi barındırmakta. University of Colorado Boulder’ dan araştırmacılar yaşamın erken evrelerinde yapılan egzersizlerin bu mikrobiyal komünitenin (topluluk) daha iyi ve sağlıklı bir beyin ve ömür boyu metabolik aktivite sağlayabilecek şekilde değiştirebildiğini keşfetti.

Yakın zamanda Immunology and Cell Biology Dergisinde yayımlanan araştırma, insanın erken gelişimi boyunca bir fırsat döneminin daha iyi bir ömür boyu sağlık şansını optimize edilebileceğini gösteriyor.

University of Colorado Boulder’ın Tamamlayıcı Fizyoloji Anabilim Dalı’nda profesör ve aynı zamanda çalışmanın kıdemli yazarı olan Monika Fleshner : ” Egzersiz hem metabolik hem de mental (zihinsel) sağlığı birçok açıdan etkilemekte.” diyerek tam bu noktanın araştırmalarının yenilikçi tarafı olduğunu ekliyor.

Mikroplar insan vücudundaki yerini doğumdan çok kısa bir süre sonra almakta ve bağışıklık sistemi ve birçok sinirsel yapının gelişimi için kritik öneme sahip. Bu mikroplar, insanların tüm genetik profiline 5 milyon kadar gen ekleyerek insan fizyolojisini etkileyebilecek çok büyük bir güce sahip.

Bu çeşitli mikrobiyal komünite, yetişkinlik hayatı boyunca şekillendirilebilir ve beslenme tarzı veya uyku düzeni gibi çevresel faktörlerden etkilenebilirken, araştırmacılar bağırsaklardaki mikroorganizmaların genç yaşlarda “plastik (şekil verilebilir halde)” olduğunu buldular.

Çalışma sonuçları, her gün gönüllü olarak egzersiz yapan genç sıçanların, egzersiz yapmayanlara ve yetişkin sıçanlara- egzersiz yapsalar dahi- oranla bağırsaktaki probiyotik bakteri türleri de dahil olmak üzere daha fazla yararlı mikrop yapısı geliştirdiğini göstermekte.

Araştırmacılar henüz bağırsak mikroplarının değişime en açık olduğu yaş aralığını tespit edebilmiş değil; ancak ön çalışmalar “ne kadar erken o kadar iyi” diyor.

Araştırmacı Fleshner aynı zamanda, zinde ve sağlıklı bir bağırsak mikrobu komünitesinin sağlıklı beyin fonksiyonlarını teşvik ettiğini ve anti depresan etkiler sağladığını ekliyor. Önceki araştırmalar insan beyninin bağırsaktan gelen mikrobiyal sinyallere yanıt verdiğini göstermekteydi, ancak bu iletişimin nasıl bir yöntemle sağlandığı halen araştırılmakta.

Bu mikrobiyal ekosistem üzerine ileride yapılacak araştırmaların, mikropların uzun süreli dönemde beyin fonksiyonlarını nasıl etkilediğine odaklanacağı belirtilmekte. Araştırmacılar ileriye dönük olarak da, mikrobiyal komüniteleri daha stabil ve değişime kapalı olan yetişkinlerde pozitif bağırsak mikrobu plastisitesini teşvik edecek yeni yollar da araştırmayı planlamakta.

 

Kaynak: bilimfili.com

Referans: Agnieszka Mika, Monika Fleshner. Early life exercise may promote lasting brain and metabolic health through gut bacterial metabolites. Immunology and Cell Biology, 2015; DOI:10.1038/icb.2015.113

 

Sırt Ağrısı Omurga Şeklinin Şempanzelerinkine Benzer Olmasından Kaynaklanıyor

 

Yeni bir araştırmaya göre; eğer sırt ağrısı çekiyorsanız, omurganız, en yakın akrabamız olan şempanzelerinkine daha benzer olabilir.

Omurgamız, omurlarımız arasındaki kıkırdak disklerden kaynaklı olarak bizlere bir esneklik derecesi katar ve aynı zamanda da etrafta dolaşırken ya da bir şey yaparken bir amortisör gibi davranarak kritik bir rol oynar.

Ancak bazen bu diskler kayabilir ya da herniye olabilir. Bu da; diskin dış katmanındaki liflerde küçük bir doku bozulması durumunu ortaya çıkarır ve içteki jelatin çekirdek yerinden dışarıya doğru (dikey, yatay ya da kemik içine doğru) kayabilecek duruma gelir.

Schmorl-nodulu-bilimfilicomAynı zamanda Schmorl nodülü olarak bilinen bu sakatlanmalar bazı ciddi sırt ağrılarına sebep olabilir, fakat bu sakatlanmaların neden ve nasıl ortaya çıktığı tam anlamıyla anlaşılamamıştı.

Geçmişte yapılan çalışmalar; bir kimsenin omurgasının şekliyle, Schmorl nodülü geliştirip geliştirmeyeceği arasında bir bağlantı olduğunu gösteriyordu.

Çünkü; insanlar, insan olmayan primatlardan daha travmatik ve daha dejeneratif bir sırt ağrısı gösterirler. Çeşitli grup araştırmaları; bu zayıflatıcı sakatlanmanın sebebinin evrimsel süreçte iki ayağımız üzerine kalkmamız olabileceği tahmininde bulunmuşlardı.

Akıldaki bu teoriyle, Kanada ve İngiltere’den araştırmacılar; omurga şekillerine yönelik türler arası bir çalışma yürüttüler. Ekip; Ortaçağ dönemindeki insan iskeletini; Amerikan doğal tarih müzelerinde bulunan orangutan ve şempanze kemikleriyle karşılaştırdılar.

Amaç; her türün omurgasını oluşturan kemik şekli ile hareket kabiliyeti arasındaki ilişkiyi araştırarak, disk sakatlanmalarından insan olmayan atalarımızın omurga yapısına benzer omurga yapısına sahip bireylerin daha fazla etkilendiğini görmekti.

İnsanlar evrimleştikçe, omur yapımız iki ayak üzerinde durma “zorluğuyla” daha iyi başa çıkabilecek bir forma evrilmiştir. Fakat araştırmacıların da altını çizdiği gibi; “omurga şekli birçok genden etkilenir.”

Bu da şu anlama geliyor; insan türü içerisinde, bazı bireylerin diğerlerine kıyasla en yakın akrabalarımızın omurga yapısına daha benzer bir omurgaya sahip olması beklenir. Bu durum aynı zamanda da bu insanların iki ayak üzerinde yürümeye (bipedalizm) daha az adapte olabildiklerini gösteriyor.

İskeletlerin karşılaştırılmasından sonra, araştırmacılar; sağlıklı omurgaların her türde belirgin olduğu sonucuna ulaştılar. Ancak insanlardaki –Schmorl nodülü– sağlıksız omurgalar istatistiksel olarak şempanzelerinkinden ayırt edilemez durumdaydı. Bu da demek oluyor ki; bu insanlar; sağlıklı insan omurgasından daha çok şempanze omurgasına benzerlikte daha yatkın durumdalar.

Simon Fraser University’den arkeolog Mark Collard:

“Bulgularımız; disk sorunlarına sahip insanlardaki omurganın, disk sorunları bulunmayan omurgaya sahip insanlarınkinden ziyade evrimsel süreçteki en yakın akrabalarımızınkiyle (şempanzeler) şekil açısından daha benzer olduğunu gösteriyor. Çalışmamız; bazı insanlardaki patolojik omurganın iki ayak üzerine dikilmeye daha az adapte olmuş olabileceklerini gösteriyor” diyor.

BMC Evolutionary Biology ‘de yayımlanan çalışma; kimlerin sırt ağrısı problemleri geliştirme noktasında risk altında olduklarına dair klinik alanlarda uzman hekimlerin daha tutarlı bir öngörüde bulunmalarına yardımcı olabilir. Araştırma bununla birlikte; disk sakatlanmasına sahip insanların tedavilerinde daha iyi yöntemler geliştirilmesi noktasında da yol açıcı olabilir.

Araştırmacılar aynı zamanda, çalışmalarının, insan omurgasında; iki ayak üzerinde yürüme sürecine geçişimize yardımcı olmuş olabilecek yeni kemik özellikleri tanımladığını söylüyorlar.

 

Araştırmanın Makalesi: BMC Evolutionary Biology, http://www.biomedcentral.com/1471-2148/15/68 Kaynak: Myles Gough, “Back pain might mean your spine is shaped like a chimp’s”, http://www.sciencealert.com/back-pain-might-mean-your-spine-is-shaped-like-a-chimp

 

Egzersiz Beyin Hücrelerini Nasıl Canlandırır?

 

Yaşlandıkça veya Alzheimer benzeri nörodejeneratif hastalıklar geliştirdikçe, beyin hücrelerimiz tamamen fonksiyonel olmalarını sağlayacak yeterli enerji üretememeye başlarlar.

Yeni bir çalışma ile, araştırmacılar tarafından SIRT3* adı verilen ve mitokondride bulunan enzimin, enerji kaybına yol açan (bahsi geçen) ve benzer gerilimlere karşı fare beynini koruyabilecek etkiler üretebileceği keşfedildi. Dahası tekerleklerde koşturulan farelerin bu koruyucu enzimi daha fazla üreterek, yüksek seviyelerde bulundurdukları gösterildi.

National Institute on Aging Intramural Research Program ve Johns Hopkins University School of Medicine’da yürütülen ve Ph.D Mark Mattson’un öncülük ettiği araştırmada yeni bir hayvan modeli kullanılarak nöronların enerji-azaltıcı streslere (nörozehirler ve diğer faktörler ile oluşturulan) gösterdikleri direnç incelendi. Bulguların kısa bir listesi şu yönde :

* SIRT3 üretmeyen fare denekler, nörodejenerasyon (sinir hücrelerinin ölmesi veya yıkılması) ve epileptik nöbetlere yol açan nörotoksinlere maruz kaldıklarında, strese çok daha duyarlı hale geldiler.

* Tekerlekte koşma egzersizi, sinir hücrelerindeki SIRT3 seviyesini artırdı ve dejenerasyona karşı koruma sağladı. Enzimin düşük seviyelerde olması koruma durumunun oluşmasına engel oldu.

* Nöronlar; strese karşı, SIRT3 seviyesini artırmayı sağlayacak gen terapisi teknolojileri ile korunabilir.

Geçtiğimiz günlerde (19 Kasım’da) Cell Metabolism‘de yayımlanan bu araştırmanın bulguları gösteriyor ki; SIRT3 enziminin seviyesini artırarak hücrenin yakıt deposu gibi işleyen mitokondrinin fonksiyonlarını ve strese karşı direnci desteklemek, yaşlanmaya bağlı bilişsel düşüşleri ve beyin hastalıklarına karşı çok ciddi bir tedavi potansiyeli taşıyor.

SIRT3 – (sirtuin 3) – SIR2L3 olarak da bilinir ve 11. kromozomda yer alan aynı adlı geni ve ürünü olan proteini belirtir.

 

Kaynak : bilimfili.com Aiwu Cheng, Ying Yang, Ye Zhou, Chinmoyee Maharana, Daoyuan Lu, Wei Peng, Yong Liu, Ruiqian Wan, Krisztina Marosi, Magdalena Misiak, Vilhelm A. Bohr, Mark P. Mattson. Mitochondrial SIRT3 Mediates Adaptive Responses of Neurons to Exercise and Metabolic and Excitatory Challenges. Cell Metabolism, 2015; DOI:10.1016/j.cmet.2015.10.013

 

İki Dil Konuşmak, İnme Sonrası Daha İyi Bilişsel Fonksiyonlarla İlişkilendirildi

 

İki dil bilen hastaların, inme sonrasında normal bilişsel fonksiyonlara sahip olma noktasında tek dilli hastalara nazaran iki kat şansa sahip oldukları keşfedildi ve bulgular American Heart Association (Amerikan Kalp Topluluğu) dergisi Stroke’ta yayımlandı.

İnsanlar çoğunlukla unutkanlığa sebep olan yegane hastalığın Alzheimer hastalığı olduğunu düşünmektedir. Ne var ki, inme de ciddi bir unutkanlık sebebi sayılır.

Yeni bir araştırmada, 2006’dan 2013’e kadar kaydı tutulan 608 inme geçiren hastanın verileri gözden geçirildi. Hastaların yarısından fazlası iki dil biliyordu ki bu grup araştırmada ‘iki veya daha fazla dil bilenler’ olarak anlatılıyor. Sonuçların, ‘çift dilli olanların daha iyi yaşam standardına sahip oldukları’ndan bağımsız olabilmesi için, araştırmacılar sigara içmek, yüksek kan basıncı, diyabet ve yaş gibi faktörleri de incelemeye dahil etti.

İncelemeden sonra çift dilli hastaların -bilingual’ler- yaklaşık yüzde 40’ının inme’den sonra normal düzeyde bilişsel fonksiyonlara sahip olduğu tespit edildi. Buna karşın tek dil bilen hastaların ise inme sonrası normal bilişsel fonksiyonlara sahip olma yüzdesi yüzde 20’lerde seyrediyordu.

Bilingualler; dikkat, bilgi hatırlama ve organize etme yeteneklerini ölçmek için düzenlenen inme-sonrası testlerde daha iyi performans gösterdiler.

Buna karşın şaşırtıcı bir sonuç olarak, inme sonrasında sözyitimi veya afazi olarak bilinen konuşma-okuma-yazma yeteneğini kaybetme olarak kendini gösteren hastalığa yakalanma noktasında çift dilliler ve tek dilliler arasında kayda değer bir fark gözlemlenmedi.

Hindistan’da bulunan ve araştırmanın yürütüldüğü Nizam’s Institute of Medical Sciences (NIMS) araştırmacılarından sinirbilimci Suvarna Alladi konu ile ilgili : ” Bilingualizm’in avantajı insanların bir dilden diğerine geçiş yapabilmelerini sağlamasıdır. Böylelikle bir dili engellediklerinde iletişim kurabilmek için kolaylıkla diğerini kullanabiliyorlar.” açıklamasında bulundu.

Araştırmanın sonuçları tüm bilingual insanlara evrensel olarak uygulanamayabilir. (sonuçlar herkesi ve herkesimi kapsamayabilir.) Enstitü’nün bulunduğu şehir Haydarabad çok kültürlü bir metropol sayılmaktadır ve bölgede birden fazla dil doğal olarak yaygın biçimde konuşulmaktadır. Telugu Dili, Urdu Dili, Hintçe ve İngilizce de bu diller arasında bulunmakta ve nüfus yoğunluğuna göre başı çekmektedir.

Alladi buradan yola çıkarak; diller arasında sürekli geçişin Haydarabad’da yaşayanlar için son derece günlük bir ritüel olduğunu söylüyor ve ekliyor : ” Bundan dolayı çift dilli olmanın bilişsel etkileri ‘diller arası geçişin bu kadar yoğun ve zorunlu’ olmadığı yerlerde bu kadar görünür ve keskin olmayabilir.”

Tek dil konuşabilen insanların hemen yeni bir dil öğrenmeye başlamaları elbette gerekmiyor. Araştırma dahilinde genel olarak çocuk veya genç yaşlarda edinilen etken bir entellektüel uyarıcı aktivitenin inme sonrası sorunları ve zararları azaltabileceği gösteriliyor.

 

Kaynak : bilimfili.com Suvarna Alladi, Thomas H. Bak, Shailaja Mekala, Amulya Rajan, Jaydip Ray Chaudhuri, Eneida Mioshi, Rajesh Krovvidi, Bapiraju Surampudi, Vasanta Duggirala, and Subhash Kaul. Impact of Bilingualism on Cognitive Outcome After Stroke. Stroke, November 2015 DOI:10.1161/STROKEAHA.115.010418






Tüm Hakları Saklıdır © 2015-2016
evdefiziktedavi.com